Tasarıyorum, tasarıyorsun, tasarıyor.

Dizayn ya da gavuristancası, havalı ismiyle design ne güzel bir şey değil midir? Elbette öyledir. Bir saati, buzdolabını, kulaklığı, kıçımızın terleyip yapıştığı sandalyeyi, otomobilin direksiyonunu aklınıza ne geliyorsa hepsi bir tasarım süreci ve hatta küçük tanrıcılık oyununun ürünü. Kendi başınıza materyallere şekil verme, onu yaratma, eldeki malzemeden yepyeni bir ürün ortaya koyma olayı.  İster mimari alanında olsun, ister kıçımızdaki boxerda illa bir çaba örneği var, bir ürünü “ahanda budur!” şeklinde anons etme hazzı var. Tabi bazı abudik, aşırma tasarımcıların çakallıklarını, arak ürünlerini, nadide copy/pastelerini denklememizde sıfır olarak kabul ediyoruz ki işler karışmasın.  Çok aşırı porofoşyonel düzeyde olmamakla birlikte tasarımla baya cunyorluğumdan beri ilgiliyim, hatta endüstri mühendisliğinin sayısal bölümünden öğrenci aldığını öğrendiğim orta son civarlarına kadar ise bundan 2 kat daha ilgiliydim, hergün bir şeyler çizer, tasarlardım. Ne zaman ki o bölüme girmek için matematik bilmek gerek dediler, orda ağır sövdüm arkadaş. O saatten sonra ne huzur kaldı, ne bir şeyler çizme isteği, rengarenk boya kalemlerim iki gram bir şey çizittirmeden, başka beyaz sayfa yüzü göremeden kuruyup kakıldılar bir kupadan devşirme kalemliğin içinde. Neyse şimdi kuş tüyünden, gotik tarzda İtalya’da yaptırdığım dizayn harikası yatağıma girmeden önce sizinle içimden gelen bu yaşasın tasarım, yaşasın güzel tasarım, yaşasın orjinal fikirler gazıyla yaptığım küçük bir derlemeyi sizlerle paylaşıyorum efendim. Kafanızda şimşek çaktıran derecede orjinal fikirlerle dolu günler, mehtaba karşı şiirsel tadlar dilerim.
Tıkla yavrum.

Henüz yorum yok

Leave a reply