‘Yorum’ Kategorisi için Arşiv
Gündemli yazıyla karışık komiklik
Kocası Ashton Kutcher ile birlikte yaşlı başlı, yaralı filleri okşayan, onlara sevgi fışkırtan bir Demi Moore gördüm geçen twitter’da, lakin esas gözüme takılan sayın Demi’nin kol kasları oldu. Beni döver gibi gelince x e basıp kapadım sayfayı.
Eskişehir’e de acilen İstanbul’da olduğu gibi düzgün bir pilavcı açılsın, ben düzgün pilav yapan yer yok demiyorum, alkol sonrası ileri düzey saatlerde açık pilav dünyaları, pilav gezegenleri, pilav fabrikaları olsun istiyorum. 7/24/365 tantuni yiyerek bir yere varamayacağımızın farkındayım. Ha pilavı yaparsın ama Eker ayran satmazsan işte o zaman bozuşuruz pilavcı, hemen bozuşuruz.
IMF toplantısı boyunca, Youtube yasağının sadece kongre vadisinde kaldırılmasına ne demeli? 2000 tane gavura rezilliği çaktırmıycaz diye kendini tüm halkına madara edip, küfür yiyen ülkedaşım yöneticelere selam ederim. Ha bu arada Avaz Avaz dergisi IMF ile ilgili olarak bir soundtrack hazırlamış ki güle yazıyor insan;
IMF’ye karışık kaset
A Yüzü
1. Belle And Sebastian- White Collar Boy
2. Pet Shop Boys- Opportunities(Let’s Make Lots Of Money)
3. Lady Gaga- Beautiful, Dirty, Rich
4. Britney Spears- Oops!… I Did It Again
5. Snoop Dogg- Drop It’s Like It’s Hot
6. Jamiroquai- Virtual Insanity
7. Dire Straits- Private Investigations
8. The Cure- A Short Term Effect
Bonus: Foo Fighters- The Pretender
B Yüzü
1. Madonna- Don’t Cry For Me Argentina
2. Temple Of The Dog- Hunger Strike
3. A Perfect Circle- Weak And Powerless
4. Peeping Tom- We’re Not Alone
5. Lily Allen- The Fear
6. NIN- Capital G
7. Radiohead- You And Whose Army?
8. Jay Z- Public Service Announcement
Çok net söylüyorum Fatih Terim ortalama bir PES ya da Championship Manager oyuncusundan daha fazla futbol bilgisine sahip değil. Vardıysa da unuttu gitti zahir. Böyle rezil bir yönetim, böyle aciz, böyle kişisel egolarıyla şişmiş bir insan olmaz olsun. Ha Fatih Tekke nerde Gökdeniz nerde, bu Ceyhun neden yastığın altından çıkartıldı falan, yazsan 10bin satır yazarsın yanlışlarını. Rıdvan ne diyor, bir takım olsun ki hiç bir sistemi olmasın, var mı böyle bir şey diyor? Faroe Adaları’nın bile bir sistemi olduğuna adım gibi eminim. Yenersin yenilirsin ayrı ama maç bitince bilirsin, “hücum futbolu oynadık ama belimize doladılar lan hacı, ehheh” dersin. Bizim “gaza geldim yaradana sığınıp deli dana gibi koşuyorum ve inşallah gol olcek bu sefer ehee” diye bir taktiğimiz var sadece. E bu bir taktik midir dersen, yersen? derim.
Kızım olsa adını Yolanda koymam ama erkek olursa Joshua koyabilirim.
Ders esnasında sınıftan zengin kalkışı yaparak çıkmak diye bir şey olsa;
-haadi hocaam eyvallah, yine geliriz sonra..
+hö ne? napıyorsunuz evladım, o oturun yerinize zibidiler!
-tamam hocam geliriz yine, kaçalım biz ufaktan, hadi eyvallah…
Bu tarz bir şey denebilir. Ha dersten çakınca gelip kapıma dayanmayın, ben farz-ı misal olaraktan.
Bence “tanıdık vasıtası” her iki anlamda da en çok kullanılan araçlar sınıfına girer.
Bu yazı da burda bitter çikolat.
Bir noktaya barnak basmak isterim
Melebalar efendim. Nassiniz iyisiniz vs vs. diyip hizlica yaziya girmek istiyorum. Ne yani coluk cocugun da mi hatrini sorayim nedir, kisa mi geldi giris, neden bakiyorsun oyle? Ha ayrica bir onceki yazimda bir laf etmistim, turkce klavyesiz yaziyorum “bu sefere mahsus” diyerek. Gordunuz ki yalan cikti, sozumun eri olamadim. Olamadim da keyfime mi olamadim, ben istemez miyim turkcemin nadide harflerini kullanayim ama yok iste F klavye ile yazmaya calismak deveyi sirikla atlamaya sokmak gibi geliyor. Sirf suraya 2 kelam edecem diye de gidip 1 saat klavyede tuslarin yerini arayacak degilim kusura bakmayin!
Efendim parmak istedigim nokta su, simdi malumunuz artik facebook adeta youtube basta olmak uzere video paylasim sitelerinin bir yan sanayisi, ne bileyim bir frencayzing almis subesi gibi oldu. Durmadan paylasim, durmadan begeniler yapilan videolar anasayfadan niagara gibi akip gidiyor. Eyvallah iyi vakit gecirtiyor falan buna cok bir itirazim yok, istemezsem kapatirim zaten. Lakin benim isyanim sunadir, ehem… ULAAN!.. Ya siz niye videonun adina ya da aciklamasina o videoda ne varsa birebir yaziyorsunuz lan. Sapik misiniz?! Tv’de osuran kiz (Cok komik!!!)
Naaptin simdi sen, bire çaşıt zaten video 24 saniye, kisaca bir olay yasanacak ve bitecek. E sen gelip supriz olarak videoda gerceklesek olayi soyledikten sonra ben onu neden izleyeyim. Nerde kaldi suprizi, neye sasiricam ben? Sen denyo musun? Niye boyle yapiyorsun. Al iste kacti. O videonun gazi kacan koladan bir farki kalmiyor o noktadan sonra. Hatta bokunu cikarip yan taraftaki aciklama kisminda misal 3 dakikalik bir videonun tum detaylarina girmeye calisan var. Lan essek! Sen anladin, izledin gordun sasirdin. Sirf sen bizden once sasirdin diye biz neden sasiramiyoruz, sen kunil misin. Seni doverim! Ha seyi unuttum bak, videolarin isminin yaninda parantez icinde (Cok Komik!!!) (Gulmek garanti!!) (Super) diye notlar koyuyorlar ya hatta (Listendeki herkesle paylas!) falan diye cosuyorlar. Biladerim, evladim, sen misin bir videonun komiklik olceri? Standart sen misin, taban ve tavan fiyatlari sen mi ayarliyorsun bu ulkede? Sen cok begendin diye niye cok komik oluyor? Niye bu kadar guveniyorsun yavrum kendine? Gulmek garanti? E gulmedim nolacak simdi? Hesap mi verdireyim yavrum, AIHM’e mi basvurayim cocugum? Yapmayin bunu, uzuyorsunuz.
Evet seyirciler cok sinirleniyorum bu adamlara, siz de sinirlenin, dunya uzerinden silelim bunlari, valla diyorum.
Ayrica her avrupa vatandasinin birbirini kayirip sonra esitlik tribine girmesine hastayim. Neye istinaden mi? Dun oynanan Turkiye – Yunanistan basketbol macinda 24 saniye doluyor, dolduktan sonra faul oluyor, yunanistan gidiyor bagiriyor cagiriyor ve zaman bitmesine ragmen 4 saniye veriyorlar ve kenardan topu oyuna sokup 3′luk atiyor adamlar ve kazaniyorlar. Boyle skandal olmaz olsun. Bu kadar kaypaklik nedir yahu, butun greekler usustu basina hakemlerin, bizimkilere bakiyorsun oyle kos kos oturuyorlar o da baska bir sacmalik. Ayrica Hido sen ne ise yararsin ya? Bi defol git, turnuva boyunca heralde 6-7 sayi ortalamasiyla oynayan NBA yildizi? WTF? Bencillikten sayilari kacirmalar, onunde duran potaya bir 2 sayilik atmaktan aciz adami butun turnuva oynattilar ya. Kimsin sen Jordan misin, neyine oynatiyorlar bu adami. Kotyuse kotudur. Sakatsa sakattir oynayamiyacaktir baskasini oynatirsin. Toronto su maclari izledikten sonra haziktir lan bu oyuncuyu mu aldik diye panik yasamisir eminim. Ayrica %50 nin altinda serbest atis orani olan baska takim var mi su turnuvada merak ediyorum. Sagda solda gezeceginize gidin calisin ya, sacma yani. sacma.
Yazima burda son veriyorum, zira aciktim yemege cikicam. Hadi bakam grsrz!
Anekto’d'oh!
Bir nevi anılar ve fikir dalgalanması, brainstorming serisidir bu yazı,
Sene 2006,
Meriç Erkan karete yapar gibi dans edebilen, peluşa taş çıkaracak saçlara sahip bireymiş, yoktan durdan anlamazmış, ne dönemdi ama…
Lale bitkisinin bir şarkıda ilk defa bu kadar ön plana çıktığını gördük;
yakın zamanda bir şarkıya konu olmuştur;
“Pump it! laaaleee, pump it! laaleee…”
Pratik çözüm önerileri;
Pattis, böğrek vb. şeyleri kızartırken genelde tavadan etrafa yağ sıçrar, çözüm basit;
Siz de sıçrayın! Hep daha yükseğe…
Bir de böyle bir olay var tilt oluyorum, neymiş?
Cimri şirket çalışanları, sorunlu garsonlar, dövülesi fast foodcular;
Misal bunlardan Burger King & Mcdonalds’da çalışanları bazen vurmak istiyorum, koca koca menü alıyorum 1 yazıyla bir adet peçete veriyor. yavrum, oğlum ben burda 10 ytl ödemişim, cash, öyle genişim yani. E sen tutmuş bir peçete veriyorsun sonra ben sana somurtuyorum. Hatta mayonez istemezsen koymayan çalışanlara bayılıyorum, “Yaa mayonez sivilce yapıyo hem
DD!” falan diycekler neredeyse. Hatırlarsanız bunların patronları bir ara işi ohalığa vurmuş, verilen ekstra ketçaptan falan para almaya çalışmışlardı, dövdüm.
Star Wars’da ki bazı süper güçleri hayatıma adapte etmek istiyorum, arzuluyum, hevesliyim, planlarım var, lakin şöyle;
mind trick (laftan anlamayanlar için)
push (yolda çemçük aazlı gibi yürüyenler için)
pull(uzaktan kumanda için)
lightning(telefon şarj tutmuyo..)
Bir de Star Wars demişken, Türk Jedi düşündüm bir an, diyalog budur;
-maybe force be with you, dimi ama?
-tabi abicim ne var yani bir deneyelim bakalım..
Bir de hiç unutmam(yalan lan, unutuyorum arada) bir zaman rüyamda şunu gördümdü, bir yerde yürürken bir tvnin önünden geçiyordum ve polisler mahsun kırmızıgül’ü apar topar ekip otosuna bindiriyordu, olay şuymuş; ünlü sanatçı hipnotize edilmiş ve bilinç dışı olarak adam öldürmüş, kendisini hipnotize eden kadına saydırıyordu. Bunun dışında rüyanın devamında recep tayyeep benimle aynı masada oturmuş, beraberce börek falan yiyoruz, güleç güleç muhabbet ediyoruz, sevmişim kendisini falan, he bide tam uyanmadan önce Oscar törenlerinde meshur bayanların taş gibi olanlarından biri bana fena asılmıştı, ama yüzü bulanık isim veremiyorum… Tamam elf’tir, uzay aracıdır, oscardır, erke dönergecidir bunlar kabul edilebilir, mantıklı şeylerde, mahsun, recep falan nedir, imkansız, fantastik dünya dediysek o kadar da değil hani..
Amma yoğunmuş la beynim, kustum bloga, öptüm sizi.. hepinizi değil .__.
Obama’yı sürsem orama burama!

Ne Obama’ymış arkadaş! Obama aşağı, Obama yukarı! Her derde devaymış, her kapıyı açarmış, ay ne iyi olmuş da seçilmiş. Dünya’ya barış yolu gözükmüş de ıttır zırtırı… Yediler bitirdiler, manşetlerden inmediler, ha beni apartman yöneticisini seçmekten daha fazla etkiledi mi, hayır. Ha makkeyn gelmiş ha barak, başka tas aynı hamam. Bir yandan dönüp Irak’dan çekiliyoruz mesajı ver bir yandan gerektiğinde Pakistan’a gireriz de(tarih de veriyorum 02.08.2007)..E brüüüstt, bu ne perhiz bu ne turşu bu ne lan? Ha sanmıyorum ki bir ikinci Bush vakası olsun, ne bileyim en azından Kyoto’yu imzalamayı taahhüt ediyor vs. Çok da tın, ekonomi olmuş diz boyu, global olmuşah global olmuşaah derken şirketleri devletin en üst kademesinde bir karar mercisi haline getiren, bir ara gazı verip bir piyasaları allak bullak eden Amerika aynı Amerika.
Ne Obama ne de Ajdar oğlu Hıbrettin gelse pırıl bir dünya olmayacak evlat ben bilirim. Sene 1968, karlı bir kış akşamı Boston’da evimde oturuyorum, evde de Massachusetts Üniversitesi’nde İlahiyat profesörü Henry Gale var bir de köpeğim Oscar, birden telefon çaldı “hello” dedim karşıdan bir ses bas bas bağırıyor nasıl neşeli böyle, baktım Nixon arıyor, dedim “vay babam nerdesin sen sesin soluğun çıkmıyor hiç..” bilmem ne, dedi oğlum ben başkanlığa aday oluyorum, biliyorum o dönemde esnaf odasındaydı bu dedim iyi abi kaç senedir içindesin işin derken zart lafı böldü “Lan oğlum ABD Başkanlığı diyom lan!” demesiynen ben olur mu olmaz mı ırt zırt bir bağladı beni herif zart ertesi gün bunun bürosundayım, etraf bağrış çağrış, gelenler gidenler parti bayrakları, telefonlar vızır vızır, belki 10 tane 15 tane sekreter var etrafta, sekreterler de sekreter hani, etekler mini diz üstü, cayır cayır yakıyorlar.. Öyle ben ne oldum ne bitti derken oturttu bu beni ofise dedi abi çok acayip işler yapcaz, Rusya’yla barıştırcam halkı, tatlımızı alır gideriz, ordan da Çin’e geçeriz Yao’dur Mao’dur kim varsa görüşür tatlıya bağlarız, gerekirse pirinci de elle yeriz ben bu yola başkoydum bu dünyayı fıstık gibi yer yapcam… Anlatıyor da anlatıyor, yapma oğlum, yedirmezler sana orayı, bu adamlar dinsiz imansızdır işleriş güçleri para dedim, Rusya soğuktur üşütürsün dedim dinletemedim… Gel dedi sen de katıl ekibe, seni de kampanyanın başına oturtayım, “yoook hocam” dedim “orda dur” bana ters, ben kıvıramam, siyaset falan karışık işler… O gün orda bıraktık o muhabbetleri bir çayını daha içip kalktım, elini sıktım yolun açık olsun dedim…Nasıl bir içten dediysem Ocak’da çat bir baktık Richard koca gidi başkan olmuş. Neyse bunu kutlamak için arıyorum, birileri açıyor telefonu kimi arasam bir bahane, yok başkan uçakta, başkan Afrika’da, başkan uyuyor bilmem ne beni yiyorlar sanki, bi sinirlendim buna bir daha da aramadım… Aradan bir 3 yıl geçti geçmedi salonda Yankees – Red Sox maçına bakıyorum, zırr zırr telefon çalıyor, hayırdır dedim kalktım, baktım Nixon, “lan .bne ne oldu da arıyorsun yenge mi sepetledi” saydırdım buna, baktım bunun ses gitmiş, Watergate falan bir şeyler dedi, dedim heralde birine borç taktı bu deyyus… Derken işte baktık bunu sepetlemişler Beyaz Saray’dan, başkanlık falan hak getire, kot-gömlek takılıyor station-wagon var altında, o yanı kahvelerden bir arabayla geldi. Akşam baya surat yaptım, tatlı dilli bir de namuzsuz, alttan girdi üstten çıktı ısındık yine. Ama yatmaya giderken bir tane okkalı vurdum omzuna, oh olsun…
Bu arada burda kısaca harcamak istemezdim ama Dünya haritaları buldum bir yerde te 15. – 16. yy’dan kalma falan, alın bakın dünya ne hale gelmiş görün(?)… Tıklan bu da Osmanlı zamanı Türkiye.
Hadi sağlıcakla kalın, portakal suyu için vitamin olsun.
Oh bebek, hey bebek!
Merhabalar efendim, sayamadım kaç gün oldu ayrıyız, sayamadım kaç gün oldu hasretiz, bu gidişe, bu ayrılığıa bir son, bir stop çekiyorum efendim. Bayram dedik seyran dedik, akdeniz dedik sahiller dedik, yan yana kumsalları dolaştık, döndük dolaştık yine buralara sırnaştık, oh my god kafiye yaptık. Efendim eşeğin kulağına su kaçırırcasına bir dönemdir uzak kaldım blogumdan, bomba gibi, fişek gibi, Ankara Marşıyla, Erkan Yolaç çevikliğiyle karşınızdayım. Buralarda olmadığım döneme bir bayram dönemi iş yoğunluğu bir de 6 günlük tatil sıkıştırdım desem yeridir, zamanıdır. İçinde bir adet ıskalanmış R.E.M konserini de bulunduran bu dönem içerisinde az biraz esmerleşerek, UV ışınlarının huzur dolu etkisiyle içimi ısıtıp, bir sağa bir sola dönerek kıçımı bir arşın daha büyüttüm. Şu tatil o kadar çok uyudum ki inan olsun kendim kendime şaştım arkadaş. Safi uyumadım pek tabi, bu tatilden kendime bir takım notlar da çıkardım. Bir kere animasyon denen şeyin gerçekten çok salak&spastik bir olay olduğunu bir kez daha gördüm, iş itibariyle 5 yıldızlı otellerden birinde geçirdiğim bir gece dünyamızda hala animasyon denen şeyi komik bulup gülen insanların varlığının sürdüğüne dair bir telefon aldım. Kenarlardan kenarlardan, yalpalayarak olay yerine intikal ettim sevgili okurum. Gördüğüm sahne gerçekten dehşet vericiydi, bir sahne, sahnede haliyle animatör arkadaş(?)lar, çoğunluğu yabancı olmak üzere ırkı, mezhebi çorba bir grup insan…Nasıl desem…Basbayağı gülüyorlar lan! Yani ben en son 90′lı yıllardan böyle bir sahne hatırlıyorum; kadın kıyafeti giyen erkek animatör, bir takım sulu zırtlak şakalar, kahkalar bulanık bir görüntü kalmış kafamda. Bir baktım ki, abooo, aboooovv sahne halen aynı, aksam aynı, şasi aynı, manzara aynı. Fecaat bir takım espriler, bir takım 2000′li yılların başlarına ait müzikler falan ara gazı geçişlerde, kadın kıyafeti giyen erkek animatör, seyircilerden birinin zorla en son oyuna dahil edilmesi, fark etmemiş gibi davranan animatörün kafasına arkadan bir kova su döken birisi… Gerçekten azap dolu bir 20-25 dk yaşadım ve etrafımda ki kalabalığa tek tek baktım, isimlerini aldım, fotoğraflarını bastırdım, tedavilerine başlanması için salık verdim. Kısa şoku atlattım ve animasyonu seven, ona kahkahalar atan insanların neslinin hala sürdüğünü gördüm ve yine geldiğim gibi yan yan yengeç gibi kaçtım oralardan. Neyse bir de Antalya’nın şu taksi ve dolmuş olaylarına ağladım yine, ulan Olympos’a gidelim dedik bir gece bir gidiş 30 ytl olur mu ulan eşşoğluusu, git-gel:60 kaat, altmış yetale! Bireeh be arkadaş 60 YTL, böl 4 kafaya 15, 3 votka çak 45, bir de acıktın mı üstüne 5 daha etti 50 kaat gitti, gitti ki geri gelmez. Yol parası vermekten oldum olası tiskinirim, hayatım da en çok yol parasına bir de yiyip beğenmediğim, nam-ı diğer kötü yemeğe verdiğim paraya acırım. Gerçi kötü bir yemek yemişsem sadece acımam, kızarım, söylenirim, bir daha da ordan yemek yemem, kaprisliyim, popstar tribi atarım. Neyse efendim şimdi kısa tutuyorum yazıyı ama yeniden burdayım, az sonra döner bir şeyler daha da yazarım belli mi olur.
Bu arada Missouri eyaletinde, kumar oynamak yasak ama su üstünde oynuyorsanız sorun yok. Mississippi nehrinin uzerinde sadece kumarhane olarak tasarlanmis gemiler varmış yaa, böyle de saçma şeyleri de son anda paylaşmaya bayılıyorum.
Off dayanamıyorum lan bir de şu var; “ABD’de California eyalet yasalarına göre, kadınların sabahlıkla araba kullanmaları ve otel odalarında portakal soymak yasak.” ahahah bu ne lan!
Neyse dönjem ben size!
Çünkü böyle bir takım bir sürü şey falan evet
Of yani tam olarak öyle değil de bir miktar tamamı yandan bakınca falan anca. Ya evet o zaman saçmalama hakkımı çabuk tükkettim ilk satırlardan sanırsam. Hızlı toplarım, arşa değer başım. Of nabersiniz napıyorsunuz falan mesela? Ben uzun zamandır blogumu boşluyorum, iş-ev üçgeninde günün 17 saatini bilgisayar başında geçirirken blog yazmaya zaman bulamıyor olmam da bir miktar ilgenç. Bir de şey durumu var mesela evde tatlı yokken tatlı krizine giriyorum ben hep ve bu yazı bittikten sonra da giriceğimi hissediyorum, evde nutella da yok. 2 gün evde değildik diye meyvalar falan de pert olmuş ve siz benden bu şartlar altında verimli bir yazı bekliyorsunuz. Yanlış. Yalnız uzun zamandır size burda şunu kesin dinleyin bak şeklinde müzik dikte etmiyordum. Başınızı bu kadar boş bırakmanın bir hata olduğuna karar verdim, şimdi yapacağım ataklar ile farkı kapayacağımdır. Bir kere Ambulette – Fall benim şu hafta ömrümü yiyen şarkı olmuştur, cuma günü, yok lan cumartesi günü işe gidiyorum, akşamüstü trene binip İstanbul’a gideceğim için mp3 playerı falan almıştım yanıma eve tekrardan uğramiyim diye, neyse, karıştırıyorum klasik bir olayım var, bilmediğim şarkıları ismine göre yargılama özelliği, onu kullandım yani bir bakıma beyinden manuel shuffle açtım. Bakıyorum grubun adı bir orjinal, şarkının ismine bakıyorum tam böyle orta karar sertlikte bir şey sezdim nedense, bastım play tuşuna. Bastım, bastım ve hala durmadan basıyorum, ne şarkıymış arkadaş, bayıldım. Ayrıca Wanted‘ı izledik geçen arkadaşlarla, abi o nedir ya ahahha ya spoiler vericem ama kusura bakmayın, YAHU KURŞUNUN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRİP, 5X OPTİK ZOOM yapmaktan başka bir özelliği olmayan, emirleri M.Ö’den kalan bir dokuma tezgahından alan bir süper güç tarikati mi olur ya! Kimse de demiyor ki, ulan bu kadar kıçı sıkıp kurşunu bükene kadar, bir bomba sallayıversek olcak bitcek bu işler diye. Yani öyle arkadaş grubunda full ekşına, bir de Angelina Jolie vücuduna ihtiyacınız olduğu bir anda çıkarıp izleyin, sonra da derinlere kaldırın filmi. Neyse onu bunu geç de, kış geliyor lan yine…Bir acayip o da, kapıdan kovuyorsun, bacadan… Tşörtle dolaşılan akşamların hastasıyız ya. Çamur falan bayacak yine. Ben bu sene çok az karpuz yedim bak esas bunu biliyorum, ya tatlı karpuz oranı giderek düşüyor mu ne, eskiden poposuna çapçapladığım karpuzu evde kesince bal damlarlardı, bu sene beni iki kere misafirin önünde madara etti, işte o an listemden çıkardım, bu yaz sana bu masada daha fazla yer yok dedim kendisine. Şey güzel bir de şarkı olarak The Gutter Twins – All Misery Flower, esasında parça eskidi bile belki de çoktan bulmuş, duymuşsunuzdur. Esasında verdiğim her şarkı sonradan bir yerlerde çıkıyormuş öyle tepkiler alıyorum sağdan soldan, şu koka kolanın Alphabeat – Fascination’ı falan televizyonlarda gördüğümde falan ohehey ben bunla bütün yaz neşe modumu 10/10 tuttum zaten siz geç kaldınız demiştim. Radio Eksen’in Top 40 1 numarası The Last Shadow Puppets – Standing Next To Me’yi aylar önce deli gibi dinleyip eskitmiştik kuzenle. Bir de The Fratellis’i önerecektim size baktım onlarında bir parçası radyoya düşmüş. O zaman şey yapayım The Pigeon Detectives grubunu, efendime söyliyim The Devoted Few’in Sleep Less parçasını(özellikle sana sesleniyorum Radio Eksen tam senlik bir parça aşörle hadi listemden), The Ordinary Boys’un şarkıları olabilir, Hard-Fi var bir de sağlam gruptur. İşte bunlar ilerde meşhur olmadan kapın kendinize bir yer. Ha bi de Ours – Fallen Souls başarılı cidden. Bir de ramazan pidesini hiç sıcak sıcak yiyemiyorum lan işten gelene kadar bitiyor, soğuyor falan fırk… Hadi ben gelirim yine, kalın sağlıcakla.
OhooooOlimpiyatlar
Sevgili dünyamızın en çirkin sanayileşmiş, 7/24 duman altı ülkesi Çin’deki Pekin Olimpiyatları başladı malumunuz. Hava düzelecek mi yoksa sporcular gaz maskesiyle 400 metre engelli mi koşacak acaba diye düşünürken Çinli yetkililer sanayi tesislerinin kapılarına kilidi takarak geçici çözüm ürettiler misafirlerine saolsunlar. Her dakikası bir olay şeklinde geçen, oyunları aldıkları günden, meşalenin geçtiği son kente kadar sürekli protestolarla karşılaşan çekik gencoları ayrıca töt korkusu da sarmış durumda. Bu çerçevede olimpiyatların düzenleneceği stadların çevresine füze sistemleri yerleştiren yetkililer, Pekin’de bulunan Olimpiyat Stadı’nın çevresine de Hongpi-7 adlı füze savunma sistemlerinden yerleştirmiş. Ohara dediğinizi duyar gibiyim lakin bu kadar da değil, Pekin hükümeti, füze savunma sistemlerinin yanı sıra 100 bin kişilik anti-terör timi dahil 400 bin kişilik bir güçle Pekin Olimpiyatları’nı koruyormuş efendim, sporcularımız huzur içinde depişsinler. Karınca gibi ürerseniz olacağı bu tabi, 400 bin kişi ne be, bi terleseler sel olur, bir osursalar tufan olur, tsunami olur arkadaş. Tabi adamlar da haklı, heriflere ülkenin en hızlı koşan, kulağına su kaçırmadan en hızlı yüzen, topu en iyi depen adamlarını emanet ediyorsun bak, düşün oyunlar bitince sana şöyle geldiklerini; “Şey..Şimdi biz sizin oyuncuların bir kısmını kaybettik, bazıları da eskisinden biraz daha soluk, gözleri falan hep donuk bakıyor, hiçte konuşmuyorlar ehe he…” şeklinde iade ederlerse adamları olmaz o iş. Zaten bu olimpiyatların bir anı olaysız geçmiyor. Şöyle bir tarihine bakalım hele;
I. Dünya Savaşı sebebiyle 1 kez, 2. Dünya Savaşı sebebiyle ise 2 kez oyunlar iptal edildi. 1968 Mexico City Olimpiyatlarında Atletizmde ABD’li 2 zenci atlet Tommie Smith ve John Carlos, şeref kürsüsünde ABD bayrağı göndere çekilirken, siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırarak ırkçılığı protesto etmiş, takımdan şutlanmışlardı. 1976 Montreal Oyunlarında 20 Afrika ülkesi Yeni Zelanda’yı protesto ederek oyunlardan çekilmişti. 1984 Los Angeles yerleşkesinde Sovyetler Birliği, önceki oyunlarda kendisini boykot eden ABD’ye karşılık verdi ve yeterli güvenlik önlemleri alınmadığı gerekçesiyle oyunlara katılmadı. Doğu blok ülkelerinden sadece Romanya oyunlara katıldı. 1996 Atlanta’da ise Olimpik Park’ta patlayan bomba nedeniyle 1 ABD’li ve 1 de Türk TRT kameramanı yaşamını yitirdi. Ve belki de en fecaat propaganda ise 1936 Berlin’de düzenlenen Olimpiyatlarda olduydu efendim. Almanya’nın lideri olan Adolf Hitler, oyunları sisteminin ve ideolojisinin propagandasını yapmak için kullandı ve gerçekten başarılı olmayı da başardı. Yani sadece günümüzde değil 1900′lü yılların başından beri tüm dünya ülkelerinin esasında spor müsabakaları için toplandığı bu olimpiyat köyleri, uluslararası basının bu kadar geniş çapta bir arada bulunduğu en büyük organizasyonlardan biri olduğundan, bir o kadar da siyasi, askeri yöneticilerin de kendilerini kantılama yeri olmuş. Halbuki o sporcuları bir gazlayıp salacaksın politikacıların, fitnecilerin üstüne, gadanaallah diye 300′deki gibi kaslı kaslı adamlar yardırıverecekler güllelerle, sırıklarla, raketlerle kafalarını kafalarını, bak bir daha bulaşıyorlar mı…Neyse yazımı kapatırken, birkaçta gülünç olay yazayım olimpiyatlarda yaşanmış böylece yazının sonunda herkes PİRİNÇ demiş gibi sırıtsın değil mi efendim, hay hay efendim.
1956 Melbourne-Stockholm Olimpiyatları; Sovyetler Birliği’nin Macaristan’ı işgal etmesi nedeniyle, olimpiyatlar sırasında iki ülkenin sporcuları sutopu maçında, spor mücadelesinden çok birbirleriyle mücadele ettiler. Avustralya yasalarında ülkeye canlı hayvan girişinin yasak olması nedeniyle binicilik yarışları İsveç’in başkenti Stockholm’de yapıldı.
1904 Saint Louis Olimpiyatları; ABD’nin uzaklığı nedeniyle sadece 12 ülke oyunlara katıldı.
1920 Anvers Olimpiyatları; Atletizm 4×4 bayrak yarışında birinci olan ABD’li atlet Morris, madalya töreninin ardından soyunma odasına gitti. Kapı kilitli olduğu için odaya pencereden giren ABD’li atlet, daha sonra hırsız sanılarak mahkemeye götürüldü.
Yaaa, yaa…
Tasarıyorum, tasarıyorsun, tasarıyor.
Dizayn ya da gavuristancası, havalı ismiyle design ne güzel bir şey değil midir? Elbette öyledir. Bir saati, buzdolabını, kulaklığı, kıçımızın terleyip yapıştığı sandalyeyi, otomobilin direksiyonunu aklınıza ne geliyorsa hepsi bir tasarım süreci ve hatta küçük tanrıcılık oyununun ürünü. Kendi başınıza materyallere şekil verme, onu yaratma, eldeki malzemeden yepyeni bir ürün ortaya koyma olayı. İster mimari alanında olsun, ister kıçımızdaki boxerda illa bir çaba örneği var, bir ürünü “ahanda budur!” şeklinde anons etme hazzı var. Tabi bazı abudik, aşırma tasarımcıların çakallıklarını, arak ürünlerini, nadide copy/pastelerini denklememizde sıfır olarak kabul ediyoruz ki işler karışmasın. Çok aşırı porofoşyonel düzeyde olmamakla birlikte tasarımla baya cunyorluğumdan beri ilgiliyim, hatta endüstri mühendisliğinin sayısal bölümünden öğrenci aldığını öğrendiğim orta son civarlarına kadar ise bundan 2 kat daha ilgiliydim, hergün bir şeyler çizer, tasarlardım. Ne zaman ki o bölüme girmek için matematik bilmek gerek dediler, orda ağır sövdüm arkadaş. O saatten sonra ne huzur kaldı, ne bir şeyler çizme isteği, rengarenk boya kalemlerim iki gram bir şey çizittirmeden, başka beyaz sayfa yüzü göremeden kuruyup kakıldılar bir kupadan devşirme kalemliğin içinde. Neyse şimdi kuş tüyünden, gotik tarzda İtalya’da yaptırdığım dizayn harikası yatağıma girmeden önce sizinle içimden gelen bu yaşasın tasarım, yaşasın güzel tasarım, yaşasın orjinal fikirler gazıyla yaptığım küçük bir derlemeyi sizlerle paylaşıyorum efendim. Kafanızda şimşek çaktıran derecede orjinal fikirlerle dolu günler, mehtaba karşı şiirsel tadlar dilerim.
Tıkla yavrum.
Bana bir çift kaşarlı beyin lütfen
Geçen gece fark ettim ki son birkaç yılda yediğim kaşar peynirlerin yarısından fazlası, baya fazlası hem de, gece 3′ten sonra mideme girmiş. Niyesi de şudur ki her ne zaman midem kazınsa, ki öyle bir sinyal aldımmıydı bağlasalar duramam, odunla kafama vursalar uyuyamam, işte o vakit buzdolabından 2-3 parça kaşar peynirini mideme tıkıp zıbarıyorum. Öyle bir üşeniyorum ki hemen yan tarafta duran ekmeğin arasına bile giremiyor o kaşarlar. Hayatımın yine son bilmem kaç senesinde izlediğim haberlerin yarısı yemek yeme esnasında oluyor, açıyorum NTV’yi, tabağı lavoya koymamla kapıyorum. Fakat bugün kapamadan önce haberlerde bir konu dinledim ki yine ağzım bir karış açık kaldı. Susuz kalıcaz! Yandık bittik diyoruz, İstanbul’un barajları alarm veriyor, halk isyan ediyor diyoruz, millet televizyonlarda hesap soruyor “neden zamanında önlem almadınız?” diye, biz de o gazla kızıyoruz yetkililere haliyle di mi? Buraya kadar herşey normal, fakat şu noktaya dikkat çekiyorum geçen sene Haziran ayında harcanan su miktarı 2 milyon m³ (metreküp) iken, bu sene aynı dönemde 2 milyon 600 bin m³ harcayan İstanbul’umun canım halkını duyarlılıklarından ve götlerini onar dakika daha fazla yıkamalarından dolayı ayakta alkışlıyorum. Torunlarınızı tükürerek yıkayacaksınız, şaka değil. Artık ülkece iyi çığırımızdan çıktık zaten, insanların para ve sağlıktan başka derdi kalmamış. Evet para ve sağlık diyorum, sağlık kısmı aman hastalanmiyim, aman bana ve sevdiklerime bir şey olmasın tribi olay evet sadece bu kadar. Yoksa aman bana bir şey olmasın, çevremdekilere de olmasın isteği, sadece bir istek olmaktan öteye de gram geçmiyor. O gerizekalı otobüs, tır, kamyon ne olursa araçlara bakıyorum trafikte, sana yeminle benim evin bacasından daha fazla duman çıkartıyor. Ha sorarsan bu ülkede her sene araçlara egzoz muayenesi yapılıyor. Be hayvan kişisi, adamın aracından Çin’deki tekstil fabrikası gibi duman çıkıyor, bu araç trafiğe nasıl çıkıyor? Bu gazlar nereye gidiyor, o arabanın arkasından çıktığı yerden dönüp dolaşıp gireceği yer senin arkan değil mi? Bu kadar mı değersiz herşey, bu kadar mı göz yumuluyor. Felsefemiz bu(genelliyorum ulan var mı?) “aman bana bir şey olmasın”, tabi bu esnada ben de hiçbir çaba göstermiyim olur mu. Dua ediyorum ya yetmez mi ehe? Bize nolacak ki lan cidden, küresel ısınmayı eve klima takarak çözmeyi(!?) başarıyoruz. Buzullar eriyip su basınca da çıkarız Karadeniz yaylarına oooh püfür püfür yelleniriz, ayağımızı da arada suya sokarız ter basınca, al sana mangallık ortam.
Yorumlar (4)
Yorum Yapın
Yorumlar (2)
Yurdum insanının, onu geçtim kıta halkının, ekvatorun bu yarım küresinin şalterlerini çoktan kapatıp yatağa cumburlop ettiği saatlerde ben geliyorum kompozisyonlar yazıyorum, paragraflar yapıyorum. Normal olmadığımı çok önceden kavramış olmakla birlikte, yine de beynimin saçma sapan saatlerde beni bir şeyler yapmaya yönlendirmesini de kınıyorum içten içe. Beynimin esiri oldum, kölesi oldum eşek sıpasının. Şimdi normal insan işe gitmeden önce ne yapar mesela, işte yarın giyeceği şey ütüsüzse onu bir hale şekle sokar, yanında bir şey götürecekse onu derler ortaya koyar, işte lazımsa traş olur, duş alır falan fişman. Yahu gece 2′ye kadar oturuyorum 5 te kalkıp yola gideceğimi bile bile, lazım ne varsa yapmıyorum, sürekli nexte basıyorum. Sonra yarım dilim ekmeğe sürüleceğinden şüphe ettiğim aklım o saati 4.50 ye kuruyor, ki normalde yatmadan önce yapması gereken şeyleri yapsın. Gece yarısı kalkıyorum, inan olsun 10 dakika ışığa bakamadım, gözlerim küfür kafir sayıdırıyor, “KAPASANA LAN IŞIĞI …RİM LAAYN” şeklinde afedersin, ben o şekli birebir maymundan bozma suratımla ütü arıyorum gecenin o saatinde, tek elimde diş fırçası. Valla kesinlikle Türk geni dediğimiz “son dakikaya bırakma” geninden, benim sarmalımda bir değil bir sürü var, resmen iliğim kemiğimi sarmış. Bir işi zamanında yapayım be arkadaş, bir işi! Eğitim hayatımın son 10 yılında derse bir kere erken sayılabilecek(sınavlar hariç, ki onda bile kıtı kıtına yetiştiğim çoktur) bir saatte gelip, insan gibi sınıfıma girip oturmuş değilim. O okul yolunu bir kere saate bakmadan, Flash Gordon gibi geçmediğimi hatırlamıyorum. Bir insan bitirme tezinin son 3/1 lik kısmını son gün yazar mı arkadaş? Ben yazarım, bir insan 10 daki sınavına 8.45 de kalkıp çalışır mı, ben çalışırım, çalışırdım. Beynim azıcık çevresindeki insanlara bakıp bare iyi yönlerini örnek alsa nedir yani, bu kadar mı zor, başına buyruk büzüşük şey seni be.

